http://yurtgazetesi.com.tr ve http://toplumsal.com.tr haber sitesi yazarı "Evrim ve Bitmeyen Kapışma" ile "Eğitimde Çöküş - İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları" yazarı

Ülkemizde ve dünyada ekonomi ve siyaset bilimcilerin kalkınma ve demokrasi üzerine tartıştıkları iki farklı temel görüşün olduğu bilinmektedir.

  1.  İlk yaygın görüş; ekonomik kalkınma ve refah için demokrasi ve hukuk devletinin varlığı son derece gereklidir. Bu ilkelerin olmadığı ülkelerde iç ve dış yatırımcı önünü göremeyeceği için riske girmek istemez, yatırırım ve dolayısıyla kalkınma olmaz.
  2. Diğer yaklaşımda olanlara göre ise; serbest piyasa ekonomilerinde dış yatırımcıların gelmesi ve kalkınma için demokrasi ve hukukun varlığı çok da elzem değildir. Dış yatırımcının ekonomik faaliyetlerini devletin desteklediği serbest piyasa sistemlerine de dış sermayenin gelebileceği, buna Çin, Malezya ve Güney Kore gibi kuzeydoğu Asya ülkelerinin örnek olduğu söylenir.

BU İKİ FARKLI YAKLAŞIMDA TÜRKİYE NEREDE DURUYOR?

  1. Birinci yaklaşıma göre; Türkiye’de katı bir tek adam yönetimi var, demokrasi ve hukuk devleti mekanizmalarının çalışmadığı biliniyor.  Böyle güvensiz ve belirsiz bir ekonomik sisteme yabancı sermaye gelmez, gelenler kaçmanın yollarını ararlar, rotayı daha güvenli topraklara yönlendirirler.
  2. İkinci yaklaşıma göre; Türkiye’de demokrasi ve hukuk mekanizmaları işlemese de bu o kadar da şart değildir. Yatırımcı sadece kendi aldığı riskin iktidar tarafından sağlanan teminatına bakar. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da dış yatırımcılara ve piyasalara verdiği mesajlarda (sistemin çok güvenilir işlediğini söyleyemese de) kendisinin bizzat yatırımcının güvencesi olduğunu sık sık dile getirmektedir.  Bu tür kişisel teminatlar demokratik olmayan ülkelerin (Çin ve Güney Kore gibi) rahatça yatırım yapabilecek bir yer olması için yeterli midir?

Sistem adının bile cesurca “Başkanlık” diye konulamadığı, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen ama içinde Hükümetin olmadığı katı bir tek adam sistemini öyle veya böyle kurduk. Başkanın hukuki yollardan denetlenemediği bu sistemde ekonomik kalkınmayı sağlamak ve krizleri kolay atlatmak mümkün müdür?

Yukarıda bahsettiğimiz iki görüşten birincisine göre, Türkiye’de bu yönetim ve iktidar koşullarında sağlıklı bir ekonomik kalkınma olmaz ve krizler kaçınılmazdır. Ben de bu yaygın görüşe katıldığımı daha önceki birçok yazımda dile getirmiştim.  İkinci görüşü biraz da açalım;

TÜRKİYE DEMOKRASİ VE HUKUK OLMADAN KALKINIR MI?

Ülkemizdeki durumun yukarıdaki ikinci seçeneğe daha yakın olduğu görülmektedir. İkinci görüş haklı ise,  yani Türkiye’nin bu antidemokratik yönetim anlayışına rağmen Çin ve Güney Kore gibi yabancı yatırımcının ilgisini çekmesi ve ekonomik kalkınması beklenebilir. Türkiye mevcut antidemokratik yönetim anlayışı içinde bu Uzakdoğu ülkeleri gibi kalkınmada başarılı olabilir mi? Buna bir bakalım;

Kalkınma ve ekonomik büyümenin, kişi başına düşen milli gelirin artışının genel olarak demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinin tam çalıştığı, (çoğunlukçu değil) çoğulcu yönetim sistemlerinde mümkün olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Batıdaki ABD ve Avrupa tipi demokratik ve kalkınmış ülkeler buna örnek. Çoğulcu demokrasinin olmadığı, kendine özgü yönetim sistemleri ile Çin ve Kuzeydoğu Asya ülkelerindeki ekonomik kalkınma başarıları nasıl elde edildi peki?

YATIRIMCININ VAZGEÇEMEYECEĞİ DÖRT PRENSİP

Kalkınmada demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri tam çalışmasa bile serbest piyasanın ve yatırımcının garantisi olan dört hususun çok önemsendiği biliniyor, bunlar;

  1. Özel Mülkiyet güvencesi;
  2. Sözleşme (kontrat) güvencesi;
  3. Liyakat;
  4. Yolsuzluklara sıfır tolerans.

Demokratik standartları düşük ve hukuk devleti ilkeleri sorunlu Çin ve Kuzeydoğu Asya ülkelerinde bu dört ilkenin çok ciddi şekilde önemsendiği biliniyor. Toplumsal ve siyasal istikrar yanında önünü görebilme yatırımcının temel parametresidir. Yabancı yatırımcılar iktidarların halkına nasıl davrandığı, çoğulculuğu, insan haklarını ne kadar önemsediği gibi hususları bir yere kadar göz ardı etse de, bu dört ilkenin tam olarak uygulanması onların kırmızıçizgisi oluyor. Aksi halde yatırımının güvencesi olamaz. Ülkemizin bu konulardaki performansına kısaca bir bakalım;

  1. ÖZEL MÜLKİYET GÜVENCESİ MESELESİ:

15 Temmuz sonrası FETÖ’cülerin mallarına el konulması genel anlamda iç ve dış kamuoyunda pek olumsuz karşılanmamıştı. Ancak hain kalkışma öncesi ve sonrasında da bu Fetö meselesinden bağımsız olarak, özel mülkiyet güvencesinin hukukun garantisi altında olmadığı konusunda yaygın bir kanaat oluştu. Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarında çok sık dile getirdiği “bu ülkede kimsenin malı ve canı güvence altında değildir” iddiası temelsiz bir sav değildir.

  1. SÖZLEŞME (KONTRAT) GÜVENCESİ MESELESİ:

Özel hukukun ve ticaret hukukunun temeli olan sözleşmeler hukuk devletinin teminatı altında, tarafların güven içinde faaliyetlerini yürütmelerini sağlayan temel metinlerdir. “Ben yaptım oldu” yaklaşımının yaygın olduğu ülkemizde, iktidar elindeki sınırsız güçle tüm hukuki metinleri istediği gibi yorumlamakta, hatta istemediklerini (bir tarafa haksız menfaat sağlamak adına) tek taraflı olarak değiştirebilmektedir. Bu konuda güncel örnek olarak İş Bankası olayından bahsetmek yeterli olacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İş Bankası’ndaki CHP tarafından temsil edilen % 28 hisseye göz dikmesi konusu son günlerde gündemde.

Kamu bankalarından yandaşlara aktarılan sorunlu krediler sonrası bu kamu bankalarının kaynakları büyük ölçüde boşalmıştı. Ekonomistlerin değerlendirmelerine göre mevduat birikimleri, uluslararası kredibilitesi, piyasadaki iştirakleri ve yatırımları ile iktidarın ağzını sulandıran, çoktan gözünü diktiği ama ilişemediği önemli bir kaynaktı İş Bankası.

Rasyonel piyasa anlayışıyla yönetilen “İş Bankasının kaynaklarına da çökülmesi”, ayrıcabanka yönetiminde ve kadrolarında kendi yandaşları için yer açılması oldukça parlak bir fikirdi. Bu operasyon ile iktidara krizin sonuçlarını bir nebze öteleme ve nefes aldırma şansı verilebilirdi. Bu yüzden, özel hukukun alanına giren Atatürk’ün vasiyeti ve miras hukuku yok sayılarak İş Bankasını ele geçirme planı devreye sokuldu.

Sözleşme hukukun güvencede olmadığı bir ülkede serbest piyasa kurallarının rahatça işlemeyeceği ve dış yatırımcının da kendini güvende hissetmeyeceği ortadadır.

  1. LİYAKAT MESELESİ

Hukuk ve demokrasisi tam gelişmiş olmadığı halde ekonomik kalkınmada başarılı uzak Asya ülkelerinde çalışanların belirli mevkilere gelmesinde kişisel birikimlerinin çok önemsendiği, yolsuzluk ve kayırmalara ise büyük ölçüde engel olunmasının iktidar politikası olduğu bilinmektedir. Bu iki konuda ülkemizin hali ortadadır.

Türkiye’de liyakat meselesi kötü yöneticiler tarafından veya kendiliğinden değil, bizzat iktidar eli ile ve ısrarlı uygulamalarla yok edilmiştir. Bu konu üzerinde “AKP iktidarında atamalar ve liyakat meselesi” (https://www.toplumsal.com.tr/akp-iktidarinda-atamalar-ve-liyakat-meselesi-makale,628.html )başlıklıyazımda ayrıntılı olarak durmuştum. İktidarımız siyasal geleceğinin ancak yandaşı kadroları ile güvence altında olabileceği yanılgısı üzerine kurduğu bir atama ve istihdam politikası yürütmektedir.

  1. YOLSUZLUKLARA SIFIR TOLERANS MESELESİ

Kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verilebilirlik yaklaşımı da yine serbest piyasanın, yatırımcının çok önemsediği bir husus. Ülkemizin bu konudaki karnesi de hepimizin malumu. Yolsuzluk ve kayırmacılığın sistem halini aldığı iddialarının bu kadar yaygın olduğu hiçbir dönem olmamıştı.

Tüm ekonomik sistemin, iktidarın siyasal geleceğinin garantiye alınması ve bu çerçevede “karşılıklı beslenme” anlayışı üzerine kurulu olduğu bilinmektedir. Kamu İhale Kanunu bu amaçla 12 yılda 162 kez değiştirildi. Kamu kaynakları yandaş sermayeyle oluşturulan “sadet zinciri” vasıtası ile ve ülke geleceği gözetilmeden harcandı.

Görüldüğü gibi, iktidarın tüm olumsuz uygulamaları birbiri ile ilintili ve sebep-sonuç ilişkisi içinde kendini göstermektedir. Böyle bir iktidara tutunma anlayışı ile şeffaf, hesap verilebilir, yolsuzluklara tolerans gösterilmeyen bir yönetim anlayışının bir araya gelemeyeceği açıktır.

Bu yönetim anlayışında kayırmacılık ve yolsuzluklar kendiliğinden oluşan kaçınılmaz sonuçlar olmak ötesinde, doğrudan yönetimin tercihi olmuş ve iktidarın payandaları halini almıştır. Ülke bu haliyle iç ve dış sermayeye, yatırımcıya güvence verebilecek durumda değildir.

SONUÇ:  Ülkelerin ekonomik kalkınması için demokrasi ve hukukun her zaman tek şart olmadığını ileri süren ekonomi ve siyaset bilimcileri belirli noktalarda haklı olabilirler. Ancak bunu söyleyenler özel mülkiyet güvencesi, sözleşme (kontrat) güvencesi ile liyakat ve yolsuzluklara sıfır tolerans prensipleri için “olmazsa olmaz” görüşündeler. Bizde ilk başta sayılan demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri olmadığı gibi ne yazık ki diğer dört önemli ilke de iktidar tercihleri ile yok edildi. Bu halimizle ekonomik krizleri aşmak ve kalkınmak mümkün görülmemektedir.

Bu yazıyı arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir