http://yurtgazetesi.com.tr ve http://toplumsal.com.tr haber sitesi yazarı "Evrim ve Bitmeyen Kapışma" ile "Eğitimde Çöküş - İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları" yazarı

Geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansıyan, üzerinde Milli Eğitim Bakanlığının logosunun olduğu “Beşiktaş yarışıyor” başlıklı bir deneme sınavı sorusu ayrıştırıcı uygulamaların bir yenisi oldu. Beşiktaş’ta bulunan Anadolu liseleri öğrencilerine yöneltilen bu soru, bu semtlerde yaşayanlara karşı iktidarın uzun zamandır uyguladığı ayrımcı ve ayrıştırıcı politikalarının çok net bir yansımasını gösteriyor.

Sınavda önce bir alıntı metin veriliyor, sonra bu metinde boş bırakılan yere hangi cümleciğin geleceği soruluyor. Soru ve yanıtları tam olarak şöyle;

“Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler? İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken …… ve Türklüklerini hissedemiyorlar.”

soru: bu parçada boş bırakılan yere, düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir? 
a- doğarken kulaklarına ezan okunmuyor. 
b- çocukların sütü çok temiz, karakterleri kuvvetli oluyor 
c- Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. 
d- sadece rüyalarında inançlarını yaşıyorlar. 
e- başka semtlerdeki akranlarını küçümsüyorlar

Yanıt, C şıkkı imiş.

Bu metne göre bir millet olabilmek için tüm sosyal ve kültürel kesimlerin dini yaşayış ve sosyal yaşam pratikleri bakımından aynı olmaları ön koşul kabul ediliyor. Bu millilik varsayımı üzerine de, Türk çocuklarının “fazla medenileşmelerinden” ve aynı İslami rüyaları görememelerinden kaygısını dile getiriyor şair-yazar Yahya Kemal. Bu yaklaşım, laik ve seküler yaşamı içine sindirememiş bir kesimin düşüncesi olabilir. Ancak iktidarımızın seçimlerde uzun zamandır tepe tepe kullandığı “seçkinler ile millet zıtlığı” argümanının Milli Eğitim Sisteminde de resmi politika haline gelmesi kabullenilemez.

“SEÇKİNLER İLE MİLLET” AYRIŞTIRMASI YENİ DEĞİL

AKP’nin bir türlü çoğunluk oyunu alamadığı bazı şehirler ve semtler ile ilgili çok sık yinelediği, benzer öfke-nefret içeren duygu ve fikir paylaşımlarına alıştı artık kamuoyu.

Akit TV’de program sunucusu Ahmet Keser Şubat 2018’de Afrin’de sivil ölümleri olduğu yönündeki iddialara tepki gösterirken İstanbul’un üç semtinde yaşayanları hedefe koymuş; “Yahu sivil öldürecek olsak Cihangir’den başlarız, Nişantaşı, Etiler… di mi yani, bir sürü hain var!”demişti.

Cumhurbaşkanı da yine geçtiğimiz günlerde benzer şekilde Çankaya, Kadıköy, Beşiktaş ve Şişli’de Türkiye’nin kaymağını yiyen ve ülke yansa umurlarında olmayan kitlenin yaşadığını söyledi.

Bu ilçelerde ve semtlerde seçimlerde arzu ettikleri oranda oyu alsalar, buralarda yaşayan insanların seküler yaşam tarzlarını bu kadar sorun edeceklerini sanmıyorum. İnsanların inançları veya inançsızlıkları neden bu kadar önemli iktidarlar için? Sorunun yanıtının “rahatça yönetebilme, itaat ettirme ve iktidar problemi” ile doğrudan ilgili olduğu çok açık. Cılız ve lokal de olsa, “farklılıklara” tahammül edemeyecek kadar hassaslaşmış durumda iktidar.

Ülkeyi seçmenler düzeyinde keskince ayrıştıran ve kendilerinin uydurduğu “seçkinler ile millet zıtlığı” argümanı ile ürettikleri “nefretin kaymağını”  bu güne kadar yediler ve buna ısrarla devam edecekleri görülmektedir. Bu ayrıştırıcılığın sebeplerini anlamak için “nefret” konusunu biraz daha açmak yararlı olacaktır;

NEFRET EN ETKİLİ POLİTİK MOTİVASYONLARDANDIR

İktidarın kitlesini aktive etmede kullandığı “Yeni Osmanlıcılık” zeminli duygusal iklimin sürdürülebilmesi için, Cumhuriyet ile birlikte “ezildikleri” düşündürülen kitlenin mağduriyet algısının sürekli pekiştirilmesi gerekiyordu. Bu yüzden kendilerini yüz yıldır dışlayan ve aşağılayan elitistlere karşı tabanda güçlü bir nefret duygusu aşılandı. 

Bu nefret duygusunun hedefi, yaşanan tüm “mağduriyetlerin” yegâne sorumlusu olarak gösterilen, sadece CeHaPe zihniyeti değildir. Cumhuriyet dönemi aydınlarından bürokratlarına, sermayedarlarından sıradan insanına kadar geniş bir hedef belirlendi. Öfke, aydınlanmacı zihniyetin tüm düşünüş ve yaşayışlarını bünyesinde barındıran bu toplumsal kurumlara ve aktörlere yönelik oldu ve oluyor. Beşiktaş, Şişli, Kadıköy gibi ilçeler bu sebeple sürekli hedefte tutulmaktadır.

Sözde “milli irade”yi baş tacı ettiğini söyleyen bu popülist siyaset, gücünü ve sürdürülebilirliğini kendi ürettiği ve beslediği nefret duygusundan almaktadır. Kendi ürettikleri “seçkinler ile millet zıtlığı” söylemi üzerine oturttukları nefret politikasının sürdürülmesi için, tehlike algısının sürekli canlı tutulması gerekmektedir.

İktidarı elde etmek bu nefretin bitmesi için asla yeterli değildir. Çünkü iktidarın bekası için bu nefret duygusu elzemdir, bu duygunun bekası için de, “milli iradeyi tehdit eden elitler” algısının sürekli yaşatılması gereklidir. Bu yüzden yukarıda bahsettiğimiz türde örnekler sıklıkla yaşanmaktadır.

Siyasal amaçla yaratılıp beslenen bu nefret duygusunun kaynaklarını da açalım biraz;

NEFRETİN KAYNAĞI; ENDİŞE/KAYGI

Bugün İktidar’ın benimsediği öfke dilinin sebeplerini artık biliyoruz; İktidar sürekli bir tehdit algısı içerisinde bu nefreti üretiyor, yayıyor ve bundan besleniyor. Bu tehdit algısına ise bir tür endişe/kaygı sebep oluyor. Bu korku ise, iktidarlarının bir gün ellerinden gideceği endişesi/kaygısından kaynaklanmaktadır. Bu endişe (varoluşlarına yönelik bir tehdit olarak) korkudan çok daha sinsi şekilde bünyelerine işliyor.

AKP’nin kuruluş ve yükseliş yıllarında söylemine hâkim olan uzlaşmacı ve barışçı üslup yerini zamanla öfke diline bıraktı. Özgüvenli insanların davranışları çok daha anlayış, uzlaşma ve hoşgörü çerçevesinde olurken, kaygı, endişe ve korku duygusuna sahip insanlar ise çok daha kırılganlaşmış ve öfkeli olurlar.

Bünyeyi saran bu negatif duygu hali liderin konuşurken sadece sözlerinde değil, yüz ifadesinde, ses tonunda, jest ve mimiklerinde de kendini gösterir. Erdoğan’ın üslubunda giderek artan bu öfke duygusu, bir zamanların “mağduru” iken şimdinin “muktediri” olmanın da bir yansıması olarak düşünülebilir.

Bir hesaplaşma ve “mağduriyetlerin tazmini” mücadelesinde öfke ve nefret dili oldukça etkili şekilde kullanılmaya devam edilmektedir. İktidarın kullandığı bu dil başta yandaş medya olmak üzere, ne yazık ki toplumun önemli bir kesiminin de dili haline geldi. Herkes gergin ve öfkeli, bu yüzden toplumda hedef göstermeler ve şiddet olayları katlanarak artıyor.

SONUÇ: Ayrışmanın temeli olan “nefret”, kendini sürekli yaşatmak için karşıtını da kendisinin yarattığı diri bir duygudur. İktidarın ürettiği ”seçkinler/millet zıtlığı” algısı üzerinden üretilen nefret siyasetinin son derece işlevsel bir aparat olarak hep el altında tutulmaya devam edileceği anlaşılmaktadır. Bu olan bitenlere alışmak, kanıksamak ve sinmek ise olabileceklerin en kötüsü olur, ki onların istediği da tam olarak budur!

Bu yazıyı arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir