Laikliği Savunmak Suç Değil Anayasal Haktır
Bir önceki (“Ramazanda Laiklik Polemiğini İktidar Pek Sevdi” başlıklı) yazımda, iktidarın son günlerdeki laiklik karşıtı eylem ve söylemlerini ele almış, yazımın devamının geleceğini yazmıştım.
Bilindiği gibi Milli Eğitim Bakanlığı tüm okullara, mübarek Ramazan ayının okullarda kutlanması etkinliklerini içeren, tümüyle anayasanın laik ilkesine aykırı bir genelge göndermişti. Bu genelgeye karşı tepkilerin tartışıldığı günlerde bir okulda genç bir kadın öğretmen öğrencisi tarafından katledildi. 17 yaşındaki lise öğrencisinin bıçaklı saldırısı sonucu yaşamını yitiren öğretmen Fatma Nur Çelik için 3 Mart’ta okulunda tören düzenlendi. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin “Maarifin Kalbinde Ramazan” temalı etkinlikleri ile çok meşgul olmalı ki törene katılmayıp yerine yardımcısı Nazif Yılmaz’ı gönderdi.
Bakan Yardımcısı Yılmaz gerçekten Bakan Tekin’i hiç aratmadı! Vahşi cinayete zemin hazırlayan pedagojik ve güvenlik eksikliklerini görmezden gelen hamasi bir konuşma yapmakla yetindi. Cinayeti, katledilen Fatma Nur öğretmenin “amel defterinin kapanmayacağı” tesellisi üzerinden değerlendirdi. Cenazenin dini ritüellerini yerine getiren Müftü üslubuyla konuşan Bakan yardımcısı alkış ve ıslıklarla protesto edildiğinden konuşmasını güçlükle tamamladı. Yılmaz; “Sevgili peygamberimizin insan öldükten sonra amel defteri (kapanacağını), ancak üç şey hariç kapanmayacağını buyuruyor. Onlardan birisi talebelerine ilim öğreten bir insan olarak zikredilir. Biz Fatma Nur Çelik hocamızın amel defterinin kapanmayacağını onu bizim hayır ve dualarımızla yâd ederek ahrete uğurlamanın bugün hüznünü birlikte yaşamış oluyoruz. Hocamıza rabbimizden rahmet diliyorum” dedi.
Milli Eğitim Temel Kanunu; “Eğitimde Lâiklik Esastır”
Devlet sistemi içinde laiklik karşıtı gelişmelerin en çarpıcı yaşandığı kurum olan Milli Eğitim Bakanlığı uygulamalarına yakından bakmaya devam edeceğim.
Halen yürürlükte olan Milli Eğitim Temel Kanunu Madde 12’ aynen şöyle; “Türk eğitiminde lâiklik esastır. Din eğitimi ve öğrenimi ancak kişilerin kendi isteği ve küçüklerin de kanunî temsilcilerinin isteğine bağlı olarak verilir. Bu istek kayıt esnasında veliler tarafından okul idaresine yazılı olarak bildirilir.” Aynı kanunun 2. Maddesinde ise özetle; “Türk Millî Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılâplarına ve Anayasanın başlangıcında İfadesini bulan Türk milliyetçiliğine bağlı; (…) insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan millî, demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek (…)” deniliyor.
Bu kanunda atıf yapılan Anayasanın Başlangıç bölümünde ise; “laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” hususu emrediliyor.
Hadi diyelim ki Bakan Tekin’in laiklikten anladığı bizden çok farklı! Ancak “kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” ve kendisinin başında olduğu Bakanlığın temel kanununda yazılı olan; ‘din eğitiminin ancak velilerin yazılı başvurusu ile çocuğa verilebileceği’ gibi (farklı yorumlara izin vermeyen) hükümleri anlamamış olabilir mi?
Tabi ki en az bizim kadar iyi biliyor bu hükümleri Bakan. Ancak yine de konu her açıldığında “bizim laiklikten anladığımız sizinkinden farklı” diyebiliyor? Çünkü Tekin ülkede sadece kendi anladığı (resmi Sünni İslam anlayışının çerçevesini çizdiği) kapsamda Müslümanlığın yaşanabilmesini laiklik olarak kabul ediyor. Laikliğin evrensel normlarını (farklı inançları ve dahi inançsızlıkları), din ve vicdan özgürlüğü düzenlemelerini ‘dinsizlik’ ve ‘dayatma’ olarak görüyor. Zira onun gibi düşünenlerin ‘özgürlük’ anlayışları, inançlarının izin verdiği çerçeveden dışarı çıkamıyor.
Siyasal İslam’ın Özgürlük Anlayışı
2002’de iktidara gelen AKP’nin en çok başvurduğu, öne çıkardığı kavram ‘özgürlükler’ oluyordu. Bu söylem sadece kendi siyasal tabanlarına değil; bir kısım muhalif, liberal-sol kesimlere de çekici geliyordu. Ancak farklı siyasal kesimlerin bu sözcükten anladıkları anlam epey farklıydı!
Siyasal İslamcılar temel amaç ve hedeflerini hiçbir zaman tam ve açık ifade etmediler. Takiye, yalan ve pragmatizm hiç çekinmeden başvurdukları başlıca yöntemlerindendi. Tüm hak mücadelelerini “inanca saygı ve özgürlük” talebi kisvesinde sundular ve savaşımlarını hep küçük kazanımlarla ilerlettiler.
O günlerde “18 yaşını doldurmuş, reşit insanların örtünmesine, giyimine karışamazsınız” diye başladıkları (haklı) mücadelenin, bu hakkı kazanmakla bitmeyeceğini söyleyenlere itibar edilmedi. Üniversitelerde başlayan (ve yerinde olan) örtünme serbestîsinin ilkokullara kadar inmesi uzun sürmedi. Laik Cumhuriyetin temel değerlerinden uzaklaşıldığını ifade edenleri “milletin inanç değerleri sizi neden rahatsız ediyor?” argümanıyla sindirdiler. Siyasal ve toplumsal muhalefet “inanç düşmanı” yaftasını yememek için laikten verilen ödünlere yeterli sesini çıkartamadı.
Siyasal İslamcı mücadelenin bu kazanımlarla yetinmeyeceği tabi ki çok açıktı. Seküler yaşam alışkanlıklarına gösterdikleri “tahammülün” de bir sınırı vardı. “İnsanların giyim-kuşamlarına, düşünce ve inançlarına karışılmasın” diyerek çıktıkları mücadeleyi, okul mezuniyet balosuna gelen liseli kızların kıyafetlerinin kapıda jandarma kontrolünden geçirilmesi noktasına kadar getirdiler. Bu tür uzun süreçli çabalar sonucunda ‘laiklik’ kavramı ve içeriği gitgide gözden düşürüldü, bu ilkenin savunusu kriminalize edildi.
AKP İktidarları Döneminde “Laiklik” Kavramı ve Sözcüğü Çok Yıpratıldı
Önceki dönemlerde yaşanan ‘mağduriyet’lerin başlıca sebebinin laiklik uygulamaları olduğu anlatısı uzun yıllar çok yoğun işlendi. Böylece anayasanın temeli, toplumsal huzur ve barışının teminatı olan“laiklik” ilkesi ve kavramı toplumun önemli kesimi nezdinde gözden düşürüldü. Din-devlet ayırımı ilkesini savunanlar için “laik” yerine “laikçi” gibi küçümseyici, aşağılayıcı bir tabir ürettiler. Bu insanların derdi aslında evrensel laiklik prensibini savunmak değil de “inançlılara düşmanlık ve baskı uygulamak” imiş gibi bir anlatıya sarıldılar (ve bu söylemi halen sürdürüyorlar). Toplumun inanç temelli iknasına dayalı bu kara propagandanın alıcıları da az olmadı.
AKP iktidarının uzun yıllar sürdürdüğü siyasal algı manipülasyonları sonucunda “laiklik” kavramı ve sözcüğü önemli ölçüde enflasyonuna uğratılmış oldu. Gerçek içeriğinden çok uzak ve negatif anlamlar yüklenen bu kavram-sözcük toplumun yaygın kesiminde itici, soğuk, sevimsiz algıları çağrıştırır hale sokuldu. Bu tür siyasal iletişim çabaları sonucunda toplumsal ve siyasal muhalefet kesimleri de ‘laiklik’ sözcüğünü ve kavramını daha ölçülü kullanmaya özen gösterir oldu.
Bu sebeplerle, geçtiğimiz günlerde 168 aydının imzaladığı (bir önceki yazımda değerlendirdiğim) “Laikliği birlikte savunuyoruz” başlıklı bildiri ile ilgili seküler kesimde de “keşke başka tür bir başlık ve içerikle yayınlansaydı” diyenler oldu. Ancak, devletin inanç-din konularına nötr ve mesafeli olmasını öngören evrensel ilkenin Türkçemizdeki karşılığı buydu ve bu talep ancak “laiklik” kelimesiyle ifade edilebilirdi.
Onlar da laiklik talebi içerikli bu haklı tepkileri, “eski kara günler” gibi bilindik söylemlerle kriminalize etme yoluna gittiler. Böylece, ekonomik alanda halkın mutsuzluğunun zirveye çıktığı bu dönemde siyasal tabanlarını tekrar konsolide etme fırsatını değerlendirdiler. Tabanlarına bir kez daha; “bırakın ekonomik sıkıntıları, kazanımlarınızı kaybetmemek için bizi desteklemeye devam edin” demiş oldular.
Laikliği Neden Büyük Tehlike Olarak Görüyorlar?
Bitirirken; “laiklikle dertleri ne olabilir?” sorusunun tartışmaya çalışacağım.
- Laiklik sadece din-devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda devletin var olan tüm dinsel duyarlılıklara ve dahi inançsızlıklara da eşit mesafede durmasının teminatıdır. Oysa onlar ellerindeki en işlevsel siyasal aparat olan dini duyguların siyasete tahvil edilebilmesi imkânından vazgeçmek istemiyorlar.
- İktidarın sürdürülebilirliği; kamusal alanda farklı inançların barış içinde yaşayabilmesine değil de siyasal kutuplaşmalar üzerine kurulmuş olursa, laik devlet anlayışı tabi ki kabul görmez.
- Hukuki denetimlerden haz etmeyen siyasal iktidarlar hukuk dışılıklarını inanca dayalı (“alınları secdeye değenler, Allah korkusu olanlar” gibi) söylemler üzerinden meşrulaştırma yoluna gidebilirler. Laik devlet düzeni; bir inanç sisteminin kamusal gücü ele geçirerek kamu kaynaklarını suiistimalini engeller, inanç eksenli siyaset laik demokratik sistemi bu yüzden ayak bağı görür.
- Düşünce ve inanç özgürlüğünün garantisi olan laiklik; demokratik ve çağdaş toplumun temel taşıdır. Toplumsal barış ve evrensel demokratik standartlarda iktidarlarını sürdüremeyeceklerini bilenler laik sistemin hukuk ve meşruiyet sınırlamalarını elbette arzu etmezler. Zira aklın ve vicdanın özgürlüğü, inanç temelli siyaseti kökten reddeder.
Bu argümanlar ilk akla gelenler ve tabi ki çoğaltılabilir. Bu sebeplerle laikliği savunmak suç değildir. Bu talep hem anayasal hak hem de tarihsel bir görevdir.

http://yurtgazetesi.com.tr ve http://toplumsal.com.tr haber sitesi yazarı “Evrim ve Bitmeyen Kapışma” ile “Eğitimde Çöküş – İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları” yazarı

