TSK Kuzey Suriye’de, Fırat nehrinin doğusunda PKK/YPG ve DEAŞ terör örgütlerine karşı düzenlendiği açıklanan, “Barış Pınarı” harekâtını başlattı. Amacın “güney sınırımızda oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek ve bölgeye barış ve huzuru getirmek” olduğu açıklandı. Operasyona katılan tüm askerlerimizin hedeflenen amaçlara kısa zamanda ulaşıp, sağ salim yurda dönmelerini milletçe diliyoruz.
İktidarın bugüne kadar uyguladığı, başarılı olup olmadığı artık gün gibi ortada olan tüm dış politikaları hep “milli dava” olarak sunuldu. Bugün Suriye, sınır güvenliği ve göçmenler politikalarında geldiğimiz durum ortada. Tüm bunların 2011 yılından itibaren iktidarın yanlış Suriye politikalarında ısrar etmesinin bir sonucu olduğunu herkes kabul ediyor.
“HAREKÂT” MI “SAVAŞ” MI?
Bu harekâttan bahsederken AKP Genel Başkan vekili Numan Kurtulmuş’un “savaş” terimini ısrarla kullanması bir dil sürçmesi değil, bilinçli seçilmiş bu ifade bence. Resmi açıklamada “sınır ötesi harekat” da dense, iktidar iç kamuoyu açısından bunun bir “savaş” olarak algılanmasını arzu ediyor. Çünkü “harekâtlar” çeşitli eleştirilere, farkı perspektiften bakış açılarına göre değerlendirmelere maruz kalabilecekken, ülke “savaş”a girmişse akan sular durur, tüm eleştiri ve itirazların kökten kesilmesi beklenir. Bu ülkenin bir yurttaşıysan, silahlı kuvvetlerin savaşa girmişken buna karşı çıkmak doğrudan hainliktir, düşmanla işbirliğidir!
Bir “savaş” başlamışsa ülkenin yaşadığı tüm diğer sorunlar artık tali konulardır. Enflasyon, zamlar, işsizlik, hukuksuzluklar, deprem riski, çevre, antidemokratik uygulamalar vb. konuşulamaz, size hemen “bir mermi ne kadar biliyor musunuz?” denilir!
Daha ilk günden, Kaz Dağları için üç gün sonra yapılması planlanan “Su ve Vicdan Mitingi” tertip komitesi tarafından iptal edildi. Birgün gazetesi internet sorumlusu Hakan Demir’in de içinde olduğu 78 kişi gözaltına alındı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada “Barış Pınarı Harekatı üzerinden ülkemiz aleyhinde kara propaganda yaparak halkı kin ve nefrete tahrik eden, güvenlik güçlerimizin itibarını zedelemek maksadıyla kaynaksız ve yalan paylaşımlarda bulunan, terör örgütü propagandası yaptığı görülen 78 şahıs ile ilgili gerekli yasal işlemlere başlanılmıştır” denildi. Birgün gazetesi ve “terör örgütü propagandası” yapmak, enteresan!
BÜYÜK KRİZ DİĞER KRİZLERİ UNUTTURUR
Erdoğan’ın ve iktidarının yaşadığı krizi ve bunları aşabilme kapasitesi konusunu bir önceki “İktidar yaşadığı krizi çözebilir mi?” başlıklı yazımda ele almıştım. Bu yazımda, bugün yapılan ve gelecekte yapılacak tüm iktidar icraatlarının temel önceliklerinin, iktidarın sürekliliğini sağlamak üzerine kurgulandığı değerlendirmesinde bulunmuştum. Bugün de benzer durumu yaşıyoruz.
İktidar tüm krizlerinde, bunların sonuçlarını ötelemeye ve yarattığı yeni bir krizle bir öncekini unutturtmaya, örtmeye, görünmez kılmaya çalışan bir strateji yürüttü. Bugün bu “savaş” ile (tüm diğer sorunları konuşulmaz kılacak kadar güçlü) “yeni bir kriz dönemi” başlatmış oldu. Ülkede artık yeni bir “fiili olağanüstü rejim” hali başladı!
AKP’den kopan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan liderliğinde iki yeni partinin kurulması (en azından bu sınır ötesi harekât devam ettiği sürece) artık pek mümkün görünmüyor. Aksi halde bu yeni oluşumları başlatanlar “ordumuzu savaşta, bunların derdi başka!” gibi, hainliğe varan çok sert eleştirilere muhatap olacaklarını biliyorlar.
BİR TAŞLA ÇOK KUŞ
Bir taşla birçok kuş vurmaya pek eğilimle iktidarımızın bu harekât sonrasında elde edeceği kazanım beklentisinin birden fazla olduğu görülüyor. Erdoğan harekât sonrasında uçakta yaptığı açıklamasında “eğer uluslararası bağışçılar toplantısı gerçekleştirebilirsek veya mali noktada destekler verilebilirse buralarda konutlar yaparak bu insanların oralara yerleşmesine imkân oluşur” dedi. Sıkışan ekonomiye ve inşaat sektörümüze buradan bir soluk aldırılması planlanmış gibi görünüyor.
Bu sebeple, kapıları açmak ve göçmenleri salmak tehdidi yakında yine gündeme gelebilir. Böylece BM ve AB gibi kuruluşlar ikna (!) edilerek sağlanacak dış fonlar ile kuzey Suriye’de oluşturulacak “güvenli bölge”de TOKİ ve Türk müteahittlerinin yapacağı bahçeli konutların finansmanının sağlanması düşünülüyor. Ancak görülen o ki, Suriye’de Kürt yerleşim yerlerine suni Arap sığınmacıların yerleştirilmesi fikri dış dünyada “yeni bir demografik yapı oluşturma” ve “etnik tehcir” olarak görülüyor ve tehlikeli görülen bu projeye pek sıcak bakılmıyor.
CHP’NİN ”İÇİ YANA YANA” DESTEĞİ!
CHP bu harekâta karşı çıkması durumunda Erdoğan’ın bunu çok ciddi propaganda malzemesi yapacağını bilindiğinden, bu imkanın onun elinden alınması amacıyla, harekata kerhen destek verildiği, bu yüzden “içimiz yana yana tezkereye evet diyeceğiz” dedikleri anlaşılıyor. Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasında da CHP (Anayasa’ya aykırı olduğunu bildikleri halde) benzer şekilde olumlu oy vermişlerdi ve bu vahim hatalarının sonuçları hala yaşanıyor.
Kendi krizlerini örtmek için yeni ve zincirleme krizler açma politikası yürüten iktidarın bu kararına destek veren CHP, AKP’nin buradan elde edeceği siyasal yarara değil ama sorumluluklarına ortak olmuş oldu. Bu sonu belirsiz karara karşı çıkanlara “hain!” damgası vurulmasının ve linç edilmelerinin yolu, CHP’nin verdiği destek ile daha çok açılmış oldu.
Erdoğan “Bu ülkenin 82 milyonu böyle zamanda birlik olmayacak da ne zaman olacak? 82 milyondan kendini olsa olsa terör örgütleri tecrit eder” derken, bu harekata karşı olduğunu söyleyeceklerin terör örgütü yanında gördüklerini deklare etti.
BURADAN BİR ERKEN BASKI SEÇİM ÇIKAR MI?
Sınır ötesi harekât devam etiği süreçte kamuoyu milliyetçi rüzgârların etkisi altında, bir lider etrafında kenetlenmiş görünecek. Bu süreçte muhalif sesler tam zapturapt altında iken, AKP’den kopanlar da yeni partilerini kurmaya yeltenemeyecekler, yani AKP’den oy kapma riskleri de olamayacak. Böyle bir dönemde iktidarın bir erken baskın seçim düşünebilecektir. Her seçim öncesi “beka meselesini” öne çıkartılıp bunun altını dolduramayan iktidarın, bu sefer bu tarihi fırsatı oya tahvil etmeyi düşünmesini beklemek gayet akılcı olacaktır.
Son yerel seçimlerden ciddi bir güç kaybı ile çıkan ve siyasi olarak en güçsüz dönemlerini yaşayan iktidar ortaklarının, kaybettikleri bu gücü tekrar telafi etmeye yarayabilecek böylesi bir fırsatı değerlendirmek istemeleri anlaşılabilir bir durumdur. Bu milliyetçilik coşkusunun ve “düşmana karşı tek vücut” duygularının oya dönüşüp dönüşmeyeceğini kamuoyu yoklamaları ile anlamaya çalışacaklar, (belki de yeni ittifaklarla) durumu elverişli buldukları anda, mesela 2020’de bir erken seçime derhal gitmeyi deneyebileceklerdir diye düşünüyorum.
Böylesi muhtemel bir baskın erken seçimde Erdoğan’ın beklentisine uygun bir sonuç çıkacağının garantisi de yok tabi. Ama iktidara mahkûm olma çaresizliğinin Erdoğan’a irrasyonel kararlar da aldırdığına (mesela, İstanbul Belediyesi seçimlerinin tekrarlatılması tarihi hatasında) tanık olmuştuk.
SONUÇ: Bu sınır ötesi harekât yaşanan ekonomik, siyasal ve diğer krizlerin olumsuz sonuçlarının artarak yaşanmasını engellemeyecek tabi. Ancak bu sorunların konuşulması ve demokratik taleplerin dile getirilmesi belirsiz bir süre engellenecek. Önü tıkanmış, geleceğini göremeyen iktidar bir “can suyu” ihtiyacıyla bu “Barış Pınarı” harekâtına karar vermiş olabilir. Oysa savaşlar sonu tam öngörülemeyen, her aşaması kontrol edilemeyen kırılgan alanlardır ve buradan siyaset yürütmek hem ülke hem de iktidar için son derece riskli bir tercihtir. Bitkilere verilen can suyu bir sürelik yaşam enerjisi verebilir, ancak beklenen kesintisiz yaşam kaynağını karşılayacağı hayli kuşkuludur.
Harekâtın sonucunun Silahlı Kuvvetlerimiz ve ülke açısından her anlamda sorunsuz ve hayırlı olması hepimizin tek dileğidir.

http://yurtgazetesi.com.tr ve http://toplumsal.com.tr haber sitesi yazarı “Evrim ve Bitmeyen Kapışma” ile “Eğitimde Çöküş – İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları” yazarı



