http://yurtgazetesi.com.tr ve http://toplumsal.com.tr haber sitesi yazarı "Evrim ve Bitmeyen Kapışma" ile "Eğitimde Çöküş - İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları" yazarı

Aç Kapıyı Polis!

(Bu yazı 18.03.2021 günü odatv haber sitesinde yayımlandı)

Yazının başlığı da olan “aç kapıyı polis!” nidasına, sabaha karşı evleri basılan, derhal açılmadığında kapıların koçbaşları ile kırıldığı polis operasyonlarının ekranlarımıza yansıyan görüntülerinden aşinayız. Bu tür görüntüleri en son, protestocu Boğaziçi Üniversiteli öğrencilerin sabaha karşı evlerini basan özel harekât polis timlerinin basına servis edilen görüntülerinde gördük.

8 Mart Dünya Kadınlar gününde İstanbul’da “Feminist Gece Yürüyüşü” yapan kadınlar da, eylemlerinden saatler sonra “aç kapıyı polis!” denilerek evlerinden alındı. Pandemi sebebiyle yürüyüşte maskeli olan kadınların kimlikleri, kameralara yansıyan gözlerinden dijital olarak tespit edilmiş. Devlet kudretini “ritme göre zıplamak suretiyle” suç işledikleri tespit edilen 13 kadını sabaha karşı evlerini basarak bir kez daha kanıtlamış oldu.

Sabaha karşı kapınızda “aç kapıyı polis!” nidasını duymaktan daha kötüsü ne olabilir? Gözaltına alınma usulleri yönünden Boğaziçili öğrencilerden ve feminist gece yürüyüşü yapan kadınlardan daha şanssız olanlar da var. Kapıları çalınmadan ve böyle bir uyarı olmadan kapıları doğrudan koçbaşları ile kırılarak evlerine dalınan insanlar da oluyor.

Bu türden basına yansıyan son olay, Diyarbakır Hazro CHP İlçe Başkanının evinin basılması oldu. Sadece bir ev için arama kararı alan polis gece 02.30’da dört eve de aynı şekilde, doğrudan kapıları kırarak girmiş. Kadın ve çocukların yüz üstü yere yatırılarak sırtlarına basıldığı, enselerine silah dayandığı, bir kişinin de darp edildiği, evlerin altının üstüne getirildiği iddiaları basına yansıdı. İki saatlik arama ardından bir suç unsuru bulamayan polisler “yanlış ihbar” deyip, kimseyi gözaltına almadan çekip gitmişler. İç İşleri Bakanı mağduru arayarak helallik istemiş.

Kamu Yöneticilerinin Cezasızlık Algısı

8 Mart’ta yürüyen kadınların kimliklerini saatler içinde tespit edip sabaha karşı evlerini basan Devlet, aynı gün saldırıya uğrayan gazeteci Levent Gültekin’in faillerini (on günde) hala belirleyemedi! Bakırköy’ün en işlek merkezinde onlarca kişinin tekmeli yumruklu saldırısına uğrayıp parmakları kırılan gazetecinin faillerinin yakalanmamasında ısrar neden olabilir?

Kamu yöneticilerinin hukuk lehine kişisel insani ve vicdani inisiyatif koymalarını beklemekten zaten vazgeçtik. Hiç olmazsa kamuoyunun gözleri önünde hukuka uyuluyormuş, adil ve eşit davranılıyormuş gibi yapmalarını da mı beklemeyelim artık? Toplumsal eşitsizliğin, adaletsizliğin bu kadar net şekilde, anlamayan kalmayacak kadar ve gösterilerek uygulanması ne manaya geliyor?

En tepeden en alta kadar, tüm yargı ve idari yönetim birimleri bu kadar partizan, bu kadar açıktan politik davranabilme imtiyazını ve cesaretini nereden alıyor olabilirler? Yaptıkları bu hukuksuzluklara hiçbir zaman etkin soruşturma yapılmayacağı kanaati ve cezasızlık duygusu yöneticilerde nasıl bu kadar sağlam olabiliyor?

Bu ülkede önceki dönemlerde de hak, hukuk, adalet konularında yargı birimleri ve kamu idaresi hiçbir zaman ideal seviyede olmadı. Ancak bu kavramların açıktan ve göstere göstere bu kadar çiğnendiği, yok sayıldığı bir dönem asla yaşanmamıştı.

Yargı mensupları ve kamu idarecileri, iktidarın sınırsız gücünün ilelebet süreceğinden, tüm yaptıkları hukuksuzlukların yanlarına kalacağından çok emin görünüyorlar. Böyle olmasaydı, günü geldiğinde hesap vereceklerini düşünürler, karar ve icraatlarında bu kadar açıktan politize olmayı tercih etmezlerdi.

Çifte Standart ile Siyasal Otoriteye Selam Çakmak

Öfkeyle atılmış bir hakaret twetine (kanunları zorlamak suretiyle başka bir suç yaratarak) tutuklama kararı çıkartan yargı, şehir meydanlarında gazetecilerin ve siyasilerin öldüresiye linç girişimlerini görmezden gelebiliyor. Veya, iktidar partisi kongrelerinde kapalı salonları “lebaleb” dolduran kalabalıkların görüntüleri ekranlarda sabah akşam gururla sunulurken, mülki amirler açık havada yalnız yürüyen vatandaşa maske takmama cezasını vicdan rahatlığı ile kesebiliyor.

Bunlara benzer hergün yaşadığımız ve herkesin bildiği örnekleri uzatmaya gerek yok. Yargının ve kamu idaresinin bu tür akla, hukuka ve vicdana sığmaz karar ve eylemlerini anlamak, ortalama insan duyguları çerçevesinde bir yere oturtmak gerçekten çok zor. Bizler için bunları anlama ve anlamlandırma çok zor olsa da, tüm bireysel ve/veya sistematik hukuksuzlukların kendi içerisinde bir takım anlamları ve izahları olmalı.

Hukukun bağlayıcı gereklerini görmezden gelmek, arkalarına aldıkları güncel siyasal rüzgârın da itmesiyle, inandıkları ve güvendikleri siyasal otoriteye bir selam çakmak olarak görülebilir. Bu tür “görevleri” siyasal motivasyonla yerine getirerek hızlı ve hak edilmemiş terfi ve pozisyolar elde edilebilir. Ancak bunlar yapılırken en temel insani, vicdani, ahlaki değerlerin bir yana itilmesi gibi ağır tercihlere nasıl bu kadar kolay gidiliyor? İşte bunları anlamakta epeyce zorluk çekiyor düz düşünen insanlar.

Pardon! “İnsan Hakları Eylem Planını” Ne içindi?

Daha iki hafta önce İnsan Hakları Eylem Planını açıklayan Erdoğan, planda yer alan 11 temel ilkeyi sıralarken üçüncü ve dördüncü maddelerde tam da üzerinde durduğumuz bu konulara değinmişti. Zaten hukukumuzda bulunan (ancak kâğıt üstünde bırakılmış) evrensel hukuk ve temel insan haklarına değinirken Erdoğan;

“Dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebepler temelinde hiçbir ayrımcılık söz konusu olmaksızın herkes hukuk önünde eşittir.”

“Kamu hizmetinin herkese eşit, tarafsız ve dürüst biçimde sunulması, bütün yönetsel faaliyetlerin temel özelliğidir.” demişti.

Sadece yasaların uygulanması ve Yargı’ya baskıdan vazgeçilmesi durumunda, bu tür “reform” vaatlerine gerek kalmaksızın hukukun derhal işlemeye başlayacağı zaten biliniyor. O zaman neden açıklanmıştı bu eylem planı? Hukuk varmış, hatta daha da geliştirilecekmiş fikrini yaşatmak için olabilir mi?

Neopatrimonyalizm ile Araçsallaşmış Hukuk

Temel hukukun işlemediği, hak ve özgürlüklerin (yasalarda bulunmasına rağmen) ancak en tepeden uygun görülen kadar verildiği sistemlere siyasal literatürde neopatrimonyalizm deniliyor. Bu kavram; “ulus devlet öncesi var olan hanedanlık tipi yönetim sisteminin modern ulus devlet ve kurumlarıyla birlikte uygulanması için kullanılan siyasal sistem” şeklinde tarif ediliyor.

Patrimonyal düzende hukuk devleti anlayışı yoktur ve kralın/sultanın emri kanundur. NEOpatrimonyal sistemde ise hukuk devleti kavramı kökten reddedilmiyor, ‘varmış’ gibi yapılıyor, ancak sadece araçsallaşmış olarak kullanılıyor. Böylece, iktidar için risk oluşturan muhaliflere uygulanan yönetsel ve yargısal baskı ve taciz yöntemlerine “hukuki ve meşru” kılıf üretme imkânı elde tutulmuş oluyor. “Olur mu böyle hukuksuzluklar?” diye soranlara da, “bırakın bağımsız yargı işini yapsın” diyebiliyorlar ve yönetim hukuk meşruiyeti ardına sığınabiliyor. Akıllıca değil mi?

Bu sistemde riskli görülen siyasal rakipler, muhalifler terörist sayılarak kolayca kriminalize edilebiliiyor. Kontrollü yargı üzerinden sürekli açılan ceza ve tazminat davalarıyla muhalifler yargısal taciz yöntemleri ile sindiriliyor. Her tür yöntemlere rağmen siyaseten hala riskli görülenler ise hapislere tıkılarak etkin muhalefet yapmaları engellenirken, (şimdilik) dışarıdakilere de gözdağı verilmiş oluyor.

İktidar trollerinin sosyal medyadaki muhalif söylemler altına heyecanla ekledikleri ve çok sevdikleri “Silivri soğuktur!” klişesi bu yaklaşımın somut ifadesi değil midir? Bu klişe söylem ile, muhalif fikir beyanlarının cezaevi tehdidiyle susturulma girişimleri sıradanlaştırılmıyor mu?

Yönetim Elitinin Siyasal Sadakati

Bu tür baskıcı (neopatrimonyal) sistemlerde en yukarıda her şeyi kontrol eden tek bir patron ve aşağıya doğru çıkarlar ekseninde birbirine bağlı bir örgütlenme yapısı görülüyor. Bu patron liderin aşağıya doğru dağıttığı çeşitli imkânlar, lidere konumunu güçlendirecek (en azından devam ettirecek) güç ve destek olarak geri dönüyor.

Aşağıya doğru dağıtılan ve sistemin yaşamasını sağlayan imkânlar bazen doğrudan kamu kaynakları olurken, bazen de kamuda iş imkânı veya çalışanlara daha üst pozisyonlar şeklinde olabiliyor. Yukarıdan aşağıya doğru değişik çıkar gruplarına verilen farklı paylarla geniş itaat grupları yaratılıp elde tutuluyor.

Yönetimin çeşitli kademelerinde görevli kimileri mevcut hukuk dışı işleyişi görüp geride duruyor, zarar görmemek için kendinden beklenenleri asgari düzeyde yerine getiriyor. Kimileri de (hukuka ve vicdana uymadığını bildikleri halde) iftira ve sürgün olasılıkları sebebiyle kendilerinden beklenen icraat ve kararlara imza atmak zorunda hissediyorlar. Bir grup yönetici de, hukuk ve vicdan muhasebesine hiç girmeden, yüksek bir şevk ve motivasyonla bu hizmetleri yerine getiriyorlar.

Yönetim elitlerine sunulan bu tür bazı ayrıcalıklarla onların siyasal sadakatleri temin edilebiliyor. Bu sistem içinden beslenen ve kendini ayrıcalıklı hisseden herkes, bu yüzden sistemi cansiperane savunur hale gelebiliyor. Sistem çözülürse ayrıcalıklarının kesileceğini, pozisyonlarını yitireceklerini, daha da ötesi hukuki sorumluluklarla yüzleşeceklerini de bilmiyor değiller.

İşte tüm bu sebeplerden sık sık akıl, hukuk ve vicdan dışına savrulmalara tanık oluyoruz. Hem sistem hem de kişisel bekaları adına kaçınılmaz gereklilik olarak gördükleri bu savrulmaların sonuçlarını, hem ülkeye hem de toplumsal barışa verdiği kalıcı zararları keşke görebilselerdi.

Bu yazıyı arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir