http://yurtgazetesi.com.tr ve http://toplumsal.com.tr haber sitesi yazarı "Evrim ve Bitmeyen Kapışma" ile "Eğitimde Çöküş - İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları" yazarı

Ülkenin Yargı sisteminin geldiği durum hakkında çok ciddi kaygıların olduğu uzun zamandır zaten ortada idi. Kamuoyunda her gün tartışılan sayısız yargı garabeti artık büyük ölçüde kanıksandı. Benim de daha önce bu köşede yayımladığım “Uluslararası Hukukun Üstünlüğü Endeksi Yargıtay Başkanını Yalanlıyor” ve “Gazeteci Deniz Yücel’in Tahliyesi Ve “Bağımsız!” Yargı” başlıklı yazılarımda ele aldığım gibi, ülkemizde Siyasal iktidarın yargı erkini çok büyük ölçüde kontrolü altına aldığı ile ilgili kaygılar oldukça yaygındır.

Tüm bu olumsuzluklara karşın başta Adalet Bakanlığı olmak üzere iktidar ve üst düzey yargı çevreleri, yargıya duyulan bu güvensizliği giderme çabasında görünürlerdi.  Bunun için öncelikle yargıdaki sorunların mazeretleri sıralanır, bunların aşılması yönünde kamuoyunu ikna ve tatmin gayretine tanık olunurdu.

YARGININ BAĞIMSIZLIĞI KAYGISI KALDI MI?

Son gelişmelere bakınca, İktidarın artık bu ikna çabasını tümden bıraktığı, “Yargı erki de Yasama ve Yürütme gibi bizim kontrolümüzde, var mı diyeceğiniz?” tavrını (gövde gösterileri ile) açıkça ortaya koymaktadır. Yoksa, yeni hakim ve savcı kurasının ve atamalarının Saray’da, Partili Cumhurbaşkanı önünde, ayakta alkışlarla ve el pençe divan vaziyetinde yapılmış olmasını nasıl açıklayacağız?

Bu görüntü, iktidarın tüm karşıtlarına “kim ne derse desin, yargı sopası tamamen elimde, ona göre ayağınızı denk alın!” demesinin ve yargı mensuplarına da “sizi buraya biz getirdik, ona göre!” demenin gayet açık beyanı değil midir? 

İşin asıl vahim yönü, “tarafsız ve bağımsız” olmaları evrensel hukukun ve demokrasinin gereği olan yargı mensupları da bu “sarayın yargısı” izlenimini vermekten pek rahatsız görünmemektedirler.

 İktidar ve karşıtlarının hukuk önünde karşı karşıya gelmeleri durumunda (ki bu durum sıkça yaşanmaktadır), insanlar kendilerini ne ölçüde “bağımsız ve tarafsız” yargı önünde hissedecekler, bu yargı mensuplarına ve kararlarına ne ölçüde güven duyacaklardır? Zaten zayıf olan yargıya güven, bu uygulamalarla tümden yok olmaz mı?

SİYASİ LİDERİ ALKIŞLAMA İLE  YARGI BAĞIMSIZLIĞI BİR ARADA OLABİLİR Mİ?

Demokrasilerde güçler ayrılığının önemini bilmeyen veya önemsemeyenler, partili Cumhurbaşkanı önünde yargı mensuplarının ayağa kalkmasını ve alkışlamalarını “ne var ki bunda, sayın Erdoğan onların da Cumhurbaşkanı değil mi?” diye değerlendirebilirler. Demokrasi bilinci ve kültürü birazcık gelişmiş birisi ise bu soruyu sormaz. Yargı erki cephesinde sürekli yaşananları alt alta koyduğumuzda, son yaşananların kabul edilebilirlik sınırlarını çoktan aştığı ortadadır. Bunları kısaca hatırlayalım;

* Halen 64 bin kişiye sosyal medya paylaşımlarından dolayı soruşturma açılmış durumdadır. İktidara muhalif herkes yoğun bir yargı tehdidi altındadır ve bunun dünyada başka örneği yoktur.

* AKP Antep Milletvekili Şamil Tayyar bile adliyelerde ‘FETÖ borsası’nın kurulduğunu, parayı verenin FETÖ davalarından serbest bırakıldığını, bu borsada milyon dolarların döndüğünü itiraf etti.

* CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, Adalet Bakanlığı tarafından hakim ve savcılığa kabul edilen bu son 1236 avukat arasında AKP’de çeşitli şekillerde aktif görev yapmış 113 kişilik bir liste açıkladı. Hakim savcı olmanın ön koşulu olarak AKP üyesi veya yandaşı olma ve siyasi tavassutun (referansın) “olmazsa olmaz kural” olduğu yaygın olarak konuşulmaktadır.

*Yine millet vekili Yarkadaş’ın beyanına göre, hakim ya da savcı olabilmek için gereken 70 puana ulaşamayan AKP parti yandaşı Avukatlar için bu puan sınırı düşürüldü. Sınavda 92 alanlar bile mülakatta elenirken,  60 – 65 alanlar ise (ortalama) 45 saniye süren mülakatları kazandı.

* Saraydaki 19 Mart tarihli kura töreni ile mesleğe kabulü yapılan Danıştay Başkanı Zerrin Güngör’ün kızı Gonca Hatinoğlu Elazığ Hâkimliği’ne atanmıştı. Hatinoğlu bir gün sonra, dün yayımlanan mazeret kararnamesi ile Yargıtay Tetkik Hâkimliği’ne terfi ettirilmiştir. Bu açıktan torpilli atama için kısa bir süre bekleme, kamuoyunun bu gündemden uzaklaşmasının beklenmesine bile lüzum görülmemiştir. Pervasızlık sınır tanımamaktadır.

EVRENSEL HUKUK AYAK BAĞI GÖRÜLMEKTEDİR

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Bildirgesine taraf olması, Avrupa Hukukunu tanıması, Avrupa Birliği adayı olması, Birleşmiş Milletler Üyesi olması ve kendisini bir “Hukuk Devleti” olarak tanımlaması sebepleri ile,  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymak zorundadır. Bir taraftan bu evrensel hukuk normlarına uymakla kendini yükümlü kılan Türkiye, bir taraftan da hukukun evrensel ilkelerini sürekli ve sistemli ihlal etmek ikileminden kendini kurtaramamaktadır.

Aslında en azından ülke iç huzuru ve  barışı için, temel insan hakları için bu evrensel ilke ve kurallara saygı duymak ve bunları uygulamada azami çaba sarf etmek iktidarlar için o kadar da zor olmasa gerekir, değil mi? Ama iktidar açısından durum öyle kolay olmuyor işte!

İKTİDARIN ÖNEMLİ İKİLEMİ

Ülkemizde iktidar, kendi geleceği için ve “iktidara mahkum” olduğu için, karşıtlarını susturmak ve sindirmek adına her türlü yöntemi kullanmayı zorunluluk olarak görmektedir. (bu zorunluluk ile ilgili önceki köşe yazıma  buradan ulaşabilirsiniz   https://www.toplumsal.com.tr/baraj-ittifakinin-sebepleri-ve-iktidarin-sifreleri-makale,383.html ) Önlerinde iki seçenek görmektedirler; ya hukukun üstünlüğü tam sağlanacak ama iktidar gücü zayıflayacak, ya da her türlü hukuk dışı uygulamalar kullanılarak muhalefet sindirilecek ama bir sonraki seçimler her şekilde garantilenmeye çalışılacak.

İktidar geleceğini ve bekasını ikinci seçenekte, (gerekirse hukuk dışına çıkmakta) gördüğü için yargı gücünü tam kontrolü altında tutmanın kaçınılmaz olduğunu düşünmektedir. Zaten demokrasiyi, “varılacak hedefe ulaşmak için binilen bir tramvay” olarak görenlerin demokrasi bilincini tam olarak içselleştirdikleri de söylenemez. İç hukuk mekanizmalarının kontrol altına alınması iktidara neler sağlıyor? Hem iktidar uygulamalarının yargı kontrolünden kaçırılmasını ve muhalefetin sindirilmesini kolaylaştırıyor, hem de seçimlerde (başta YSK, il ve ilçe seçim kurullarının önemi açısından) yargının kontrolü çok önemli hale geliyor.

İç hukuk mekanizmalarının kontrolü büyük ölçüde sağlansa da, ne yazık ki AİHM de bu kontrolü sağlamak mümkün olmamaktadır. Peki bu durumda geriye yapılacak ne kalıyor? Yerel mahkemeler,  üst yargı ve AYM iktidarın bekası için (olabildiğince) elverişli hale getirilir, son ana kadar bu güç kullanılır, iktidarı rahatsız edecek kararların çıkmamasına özen gösterilir.  Ama en sonunda  AİHM’den çıkacak “hak ihlali” kararları mecburen tanınır, tazminatlar devletin bütçesinden ödenir, böylece “hukuka saygı” müsameresi sürer gider. Peki nereye kadar, iktidarın selameti için gittiği yere kadar!

AİHM’İ EN ÇOK MEŞGUL EDEN ÜLKE TÜRKİYE

Ülkemizin iç yargısının dışarıdan bakıldığında çok kötü göründüğünü herkes çok iyi biliyor. Biraz açacak olursak;

* Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi geçen günlerde, FETÖ davasından tutuklu yazar Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında özgürlük ve güvenlik hakları ihlal edildi kararı verdi, başvuru sahiplerine 21 bin 500 euro tazminat ödenmesine hükmetti. AİHM kararında “Hükümetlere yönelik eleştirilerin ve bir ülke liderlerinin ulusal güvenliğe aykırı olarak gördüğü bilgileri yayınlamak karşısında, bir terör örgütüne üye olmak ya da yardım etmek, hükümeti ve Anayasal düzeni devirmeye çalışmak, ya da terör propagandası yapmak gibi ciddi iddialarla ceza davası açılmasını gerektirmez.” ifadelerine de yer verildi.

* Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AYM ve AİHM’nin hak ihlali ve tazminat kararlarını çok da önemsemediğini, yerel mahkemelerin bu üst yargı organlarına karşı direnmeleri düşüncesinde olduğunu daha önceki beyanlarından biliyoruz. Mart 2016’da Anayasa Mahkemesi’nin gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül’le ilgili ‘hak ihlali’ kararına uyan yerel mahkemeye kızmış, bu mahkemenin kararında diretmesi gerektiğini, dosyanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gitmesi durumunda da devletin tazminatı ödeyebileceğini söylemişti.

* Nitekim yerel mahkemelerin artık C.Başkanı’nın bu görüşüne uygun olarak kararlarında direnmekte olduğunu, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” kararlarını yok saydıkları görülmektedir. Zaten Alpay ve Altan hakkındaki hak ihlali dosyaları bu sebepten AİHM’e gitmişti.

* AİHM, son yıllarda başta Türkiye’de yaşanan sorunlar sebebiyle içtüzük değişikliği yaparak, basın özgürlüğü ve gazetecilerle ilgili (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde öngörülmüş) başvuruları ile öncelikli olarak ve “acil” koduyla işleme koyma kararı aldı.

* 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kamu sektöründe işten çıkarılmalar nedeniyle Türkiye AİHM önünde 30 Nisan 2017 itibariyle hakkında en fazla dava başvurusu olan ülke konumuna geldi. Son verilere göre AİHM önünde şu anda Türkiye’ye karşı 23 bin dava başvurusu bulunuyor.

* Türkiye’den gelen başvurular AİHM gündeminin dörtte birini, yani  toplam 93 bin 150 dava başvurusunun yüzde 24,7’sini oluşturmaktadır. Türkiye’yi sırasıyla Ukrayna (19 bin 50 başvuru), Macaristan (9 bin 950), Romanya (9 bin 200), Rusya (7 bin 900) ve İtalya (5 bin 150) izliyor.

* AİHM’ye ödenen tazminatların dörtte birinin Türkiye’den gittiği, bununla birlikte Avrupa Konseyi belgelerinde yer alan istatistiklere göre Türkiye’nin, AİHM tarafından belirlenen tazminatları zamanında ödemede de sorunlu olduğu biliniyor.

Zaten sorunlu olan demokrasimiz gitgide daha da kötüye gitmektedir. İktidarın yargı üzerinde bu kadar açıktan güç kullanması onurlu ve dik bir duruş göstermesi gereken yargı mensuplarının da bir sorunudur.

SONUÇ: Bu dönemler geçtiğinde  çocuklarımızın ve toplumun yüzüne baktığımızda gözlerimizi kaçırmadan  gururla bakmanın tek yolu, bugünlerde olabildiğince onurlu bir duruş sergilemektir.

Bu yazıyı arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir