http://yurtgazetesi.com.tr ve http://toplumsal.com.tr haber sitesi yazarı "Evrim ve Bitmeyen Kapışma" ile "Eğitimde Çöküş - İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları" yazarı

Hemen her gün yazarların, sanatçıların, aydınların ve sıradan yurttaşların Cumhurbaşkanına hakaret, darbeyi teşvik, terörü övme, terör örgütüne destek vb suçlamalarla haklarında soruşturmalar açıldığını öğreniyoruz. Hele ki Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla açılan davalarda anormal bir artış var; 2012–2014 döneminde toplam 412 dava açılmışken, 2015–2017 yılları arasında 30 kat artarak toplam 12 bin 173 dava açılmış, 2018 rakamları buna dâhil değil. 2010 ile 2017 yılları kıyaslandığında aradaki fark ise 46 kat. Bu davaların da yaklaşık % 73’ü hükümle sonuçlanıyor.

Mevcut sistemde Cumhurbaşkanı, bizim bildiğimiz ve alıştığımız “Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Milleti’nin birliğini temsil eden” tarafsız yönü ile değil, iktidar partisinin güçlü lideri yönü ile öne çıkıyor ve getirilen eleştiriler de zaten bu taraflı siyasi yönüne dönük oluyor. Bu yargısal baskılar, şiddeti savunmayan ve kışkırtmayan eleştiri hakkına doğrudan bir saldırı niteliği taşıyor.

Yargının kılıcının tek yönlü işlediği de apaçık ortada. “Gezi eylemcilerinin başları kesilmeli” diyenler, “kanları içinde boğulacaklar” diyenler ise sadece “düşünceyi ifade özgürlüğünü” kullanmış sayılıyorlar. Gazeteci İsmail Saymaz’ın günümüz yargısı için “iktidarın hukuk bürosu gibi çalışıyor” tespitine katılmamak mümkün mü?

ETKİ ALTINDAKİ YARGIDAN TALİMATLANDIRILMIŞ YARGIYA

Yargının siyasetin etkisinde olduğu ile ilgili sayısız örnekler hep yaşanmaktaydı zaten. Fiili durum olarak yaşanan ”yargının etki altında tutulması” safhasının aşıldığı, “talimatla çalışan yargı” evresine gelindiği izlenimi var artık. “iktidar talimatıyla çalışan yargı” gerçeğinin gizlenmesine de artık ihtiyaç duyulmamaktadır. Yani önceleri biraz üstü örtülü fili durum olarak yaşanan yargı üzerindeki iktidar etkisi, artık açıktan bir güç gösterisine dönüşmüş durumda. Bu gücün cümle âleme gösterilerek korku salınmaya çalışılması, alışılmış olandan farklı bir durum.

Daha önceleri Cumhurbaşkanı kızdığı kişilere “gidin yargıda hesap verin” derdi. Şimdi gelinen aşamada, Erdoğan yargının kendi talimatıyla cezayı keseceğinden emin şekilde kararını açıklıyor.

Metin Akpınar ve Müjdat gezen olayında doğrudan “gidin şimdi bedelini ödeyin” dedi ve ardından savcılık bu sanatçıları getirtti. Yani, bir “bedel ödetileceği” çok net anlaşılıyor. Bu iki duayen sanatçı, haklarında gözaltı veya yakalama kararı olmadığı için davetle çağrılması gerekirken, polis eşliğinde savcı karşısına dikildiler. RTÜK’e başvuran Cumhurbaşkanlığı avukatları, Halk TV’de yayınlanan Halk Arenası programı için 5 hafta yayın durdurma cezası istediler, tam olarak bu ceza kesildi. Yani seçimler öncesi 2 ay Uğur Dündar ve konukları susturulmuş oldu.

Ardından, Özgür Özel ve Milli Savunma Bakanı Akar arasındaki polemik ile ilgili de “Bunlara gerekli dersleri yargıda vermek zorundayız. Bunlar ancak o dilden anlarlar. Önce tazminat, ardından ceza” diyerek Cumhurbaşkanı hükmü doğrudan açıklamakta mahsur görmüyor. Bakınız, cümle çok açık; “yargıda gerekli dersleri vermek ZORUNDAYIZ!”.

Bu “zorundayız” vurgusu önemli, buradaki çoğul eki iki hususu içeriyor; birincisi, “iktidar olarak böyle pervasız ve dik duruşlu muhalefetin burnunu sürtmek zorundayız” manasında. İkinci olarak da, yargıçlar adına hükmü açıklarken, yargının da bu cezayı vereceğinden emin olduğunun altı çiziliyor. Yani hüküm çoktan verilmiş, sadece infazının mahkemece yapılacağı anlamı çıkabiliyor.

Yargı, kendisinin sadece iktidarın yargısı olduğu izlenimi vermekten de hiç kaçınmıyor. İktidar borazanı sözde medyanın yazdığı her ihbar ve kışkırtma savcılar tarafından derhal talimat olarak algılanıp soruşturmalar başlatılıyor. Daha da ötesi, soruşturmalar neredeyse bu yandaş basının haber metninden kopyala yapıştır ile düzenleniyor. Buna bariz bir örnek yeni yaşandı:

SORUŞTURMA İÇERİĞİNİ SAVCILAR YERİNE YANDAŞ MEDYA BELİRLİYOR

Geçenlerde 170 ünlü isim hakkında topluca bir soruşturma açıldı. Listede çok tanıdık isimler var. Çoğu 70-80 li yaşlarda olan sanatçılar Zülfü Livaneli, Gülriz Sururi, Genco Erkal, Halil Ergün, Deniz Türkali, Suavi, eski siyasetçiler Hüsamettin Cindoruk, Ertuğrul Günay, Bahattin Yücel, Tarhan Erdem, Ufuk Uras ve ülkenin diğer bir gurup aydını.

Bu 170 isim bir yıl önce Türkiye’nin Afrin’e yönelik Zeytin Dalı operasyonunun başlamasından önce AKP Milletvekillerine gönderdikleri mektupta özetle: “Türkiye’ye bir tehditte bulunmayan, Suriye toprağı olan Afrin’e silahlı müdahalenin bölgemize ve ülkemize barış ve güvenlik değil, daha büyük sorunlar, yıkım ve acı getireceğini düşünüyoruz. (…) Yurttaş kimliğimiz ve sorumluluğumuzla, halkımızın ve tarihin önünde siz yetki sahiplerini uyarıyor, (…) savaşı derhal durdurmaya ve sorunu diyalogla çözmeye davet ediyoruz. Saygılarımızla.” demişler.

Savcılık, A-haber kanalının internet sitesinin bu mektupla ilgili yaptığı haberde kullandığı başlık üzerine soruşturmayı açmış ve şöyle demiş;  “170 imza ile 2. Bildirim skandalı, Savaşı Durdurun, PKK ile anlaşın” yazılı elektronik posta ile gönderilen bildiriye imza attığınız (…) tespit edilmiştir.”

Oysa bildiride “Savaşı durdurun, PKK ile anlaşın” diye bir ifade yok! Yandaş haber kanalının yazdığı bu yalan haber, mektupta böyle bir ifade varmış gibi soruşturmaya dönüşmüş durumda.

BÖYLE YSK HER İKTİDARA LAZIM!

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) da üst bir Yargı Kurulu ve güçler ayrılığının kalmadığı yeni sistemde bu önemli kurulun da iktidarın etkisine çoktan girmiş olduğu genel kabul görüyor. YSK’nın aldığı son karara göre, seçim yasakları AKP genel Başkanı Erdoğan’ı yine “bağlamayacak”. Seçim gününe kadar, “Cumhurbaşkanı’ sıfatıyla devletin bütçesini ve tüm olanaklarını alabildiğine kullanarak seçim propagandası yapabilecek.

Böyle kıvamında, iktidarın neredeyse her seçimi kazanmasının garantisi haline getirilmiş gibi bir YSK yapısını oluşturmak kolay mı? E tabi, biraz uğraşmak gerekmiştir mutlaka. Ama YSK Başkanı da dâhil olmak üzere toplam 6 üyenin Ocak 2019’da görev süresi doluyordu. Her şeye muktedir iktidarımız bu YSK yapısının seçim öncesinde değişme riskini göze almak istemezdi tabi! Nitekim bu riskin bertaraf edilmesi hiç zor olmadı; AKP’nin “çorba yasa”, pardon torba yasa teklifine eklenen bir madde ile YSK’nın başkan ve tüm üyelerin görev süreleri 1 yıl uzatıldı, iş oldubitti!

SONUÇ: Her şeye muktedir olma görüntüsü, bu mutlak gücün bir yanıyla da aslında ne kadar ürkek ve kırılgan olduğu gerçeğini yok edemiyor. Bu tehdit algısına ise bir tür endişe/kaygı sebep oluyor. İktidarlarının bir gün ellerinden gideceği endişesi (varoluşlarına yönelik sinsi bir tehdit olarak) bünyelerine işliyor. Bu yüzden tüm muhalif kesimlerde zoraki oluşturulacak bir saygıdan, salınan korkuyla sağlanacak sindirmeden fayda umulacak noktaya gelinmiştir.

Bu yazıyı arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir