3. havalimanı inşaatında kötü çalışma koşulları sebebiyle eyleme katılan işçilerden 24’ü tutuklandı. 15 Eylül’de gece yarısı kapılar kırılarak yapılan baskında 400’den fazla havalimanı işçisi gözaltına alınmıştı. İşçilerin, ‘kamu malına zarar verme’, ‘polise mukavemet’, ‘toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet’, ‘iş ve çalışma hürriyetinin ihlali’ iddialarıyla tutuklanmaları istendi.
TCK’da madde çok, alt alta sırala gitsin, uysa da uymasa da! Savcı tutuklama talebinde işçileri provoke eden herhangi bir yasadışı örgütsel yapıdan, arkalarındaki “karanlık güçlerden” filan bahsetmiyor. “Kuvvetli suç, kaçma, ve delilleri yok etme şüphesi” bulunan bu işçiler jandarma baskını sırasında slogan atmışlarmış ve “Grup Direniş” isimli WhatsApp grubu oluşturmuşlarmış! Bak sen şu densizlerin yaptığına! Derhal tutuklana!
Yazının başlığındaki “işçiler tutuklanmak zorundaydılar” gibi irkiltici ifadeyi neden kullandığımı yazının devamında açıklamaya çalışacağım.
15 MADDELİK TALEP LİSTESİ: TARİHE DÜŞÜLEN İBRETLİK VESİKA!

Eğitim seviyesi ortalamanın altında birisi tarafından kaleme alındığı düşünülen bu el yazısı talepler listesi, AKP’li iktidarının yüz karası niteliğinde tarihe bırakılan çok önemli bir belgedir. Vicdanını tümden yitirmemiş bir ‘İNSAN’ın okuduğunda sarsılmaması mümkün değil. Talepler 19. Yüzyılda hak mücadelesi veren işçilerinin beklentileri düzeyinde. İnsan gibi yaşama ve en temel çalışma koşulları dışında talepleri olmayan bu işçiler insani değerlerden nasibini almamış yalaka, onursuz ve yandaş medya tarafından önce küçümsendi, sonra hedefe kondu.
İşçilerin eylemleri ilk başladığında bunu görmezden gelen iktidar cenahı, direnişin büyüdüğünü görünce diğer toplumsal olaylara gösterdiği doğal refleksi göstermekte gecikmedi. Sabaha karşı terörist hücreleri basılır gibi kapılar kırılarak işçiler gözaltına alındı. Çünkü iktidar tüm sorunlarda bunun çözümü yönünde değil, krizin etkilerini ve yarattığı tepkiyi kontrol etmek üzere biçimlendiriyor pozisyonunu.
HAKLI OLMAKTAN GELEN GÜCE İKTİDARIN TAHAMMÜLSÜZLÜĞÜ
İşveren temsilciliği kamuoyuna yaptığı resmi açıklamada bu sorunların kısa zamanda giderileceğini beyan etti. Dolayısıyla direnen işçilerin ve taleplerinin haklılığı çok açık ortadadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 3. havalimanı inşaatında bugüne kadar 400 işçinin hayatını kaybettiği ve işçilerin ailelerine para verilerek bu ölümlerin gizlendiği iddiasını yalanladı, sadece 27 işçinin hayatını kaybettiğini savundu. Sadece bu ölümler bile başka hiçbir haklılık nedeni aranmasına gerek bırakmayacak kadar güçlü bir nedendir.
Peki, bu kadar haklı taleplere karşı neden bu kadar sert müdahale ediliyor? Bu tutuklamaların ve sert reaksiyonun en temel sebebi, taleplerin son derece haklı gerekçelere dayanmasındandır.
Gazeteci Kemal Can Medyascobe.tv’de yayımlanan bir videosunda işçilerin haklılığı ve iktidarın tavrı ile ilgili benim de değerli bulduğum benzer bir tahlilde bulunuyor. Tüm emek direnişlerinde “haklıyız, güçlüyüz, kazanacağız” sloganı kullanılır. Otoriter rejimlerin sertliği aslında bu “haklı olma” durumuna karşıdır. Çünkü etrafında topladığı politik güçten bağımsız olarak “haklılığın kendisi” önemli bir güçtür. Despotik iktidarlar tarafından bu “haklılık” derhal yok edilmesi gereken önemli bir meseledir. Bütün hak arama talepleri aynı sertlikte durdurulabilsin ve bastırılabilsin diye, başta en haklı ve en masum olana en şiddetli tepki gösterilir. İktidar işçilere karşı bu şekilde sert giderek, ezici güç gösterisini doğrudan “haklılığın imhasına” yönlendirmiştir.
Gidişattan hoşnut olmayan mutsuz muhalif azınlık dışında kalan büyük kitleler bu hak arayışlarına maalesef duyarsız hale getirildi. İktidar medyasının gerçek dışı haber ve yorumları etkisinde kalan çoğunluk kesimde gelişen duyarsızlık, hak arayanlara gösterilen negatif bakış, diğer bir can yakıcı sorundur.
İKTİDARIN BÜNYESİ ÇOK ZAYIFLADI!
Sağlıklı bir birey yaygın mevsimsel virütik hastalıklara yakalanmadan ya da çok hafif semptomlarla bir dönemi ayakta atlatırken, yaşlı ve hastaların bunlara karşı aşırı duyarlı oldukları, hatta basit bir gripten hayatlarını kaybettikleri bilinir. Bizim iktidarımızın bünyesi ve direnci iyice zayıflamış durumdadır. Bu yüzden hiç hasta olmaması gerekiyor, yoksa maazallah yataktan kalkamayabilir! Bunun için de “sağlığını riske edebilecek” her türlü faktöre karşı en baştan aşırı önlemler alma ihtiyacı duyuyor. İktidar tüm muhalif seslere ve itiraza karşı bu sebepten aşırı hassas hale geldi.
2003-20018 yılları arasında AKP hükümetleri 14 grevi kamu güvenliği vb. sebeplerle ertelemişler. 2003 ile 2005 yılları arasında 5 grev ertelenmiş, sonraki 9 yıl boyunca ertelenen grev yokken, 2014-2018 yılları arasında 9 grev ertelenmiş. Flormar, Tüpraş, Cargill gibi işyerlerinde engellenemeyen grevlerdeki işçilere vatan haini gözüyle bakılıyor. Grevler ve eylemler işçinin meşru bir hak arama aracı olarak değil, iktidara dönük yıkıcı faaliyetler olarak görülüyor.
1995 yılından beri her hafta toplanan Cumartesi Annelerine, Anayasal hak olan tüm toplantı, gösteri yürüyüşü ve basın açıklamalarına gazlı sopalı sert müdahaleler de iktidarın klasik refleksi haline geldi. OHAL güya sona ermiş görünse de, devletin katılığı ve kolluk kuvvetlerinin fiili uygulamaları hiç değişmedi.
Muhalefete karşı bu sert ve kararlı müdahale süreci en belirgin olarak 2013 yılı Haziranında baş gösteren gezi direnişi ile başladı. 17-25 Aralık 2013 operasyonları iktidarın risk algısını en üst düzeye çıkardı. Bu çok önemli iki travma, iktidar için baskıcı otoriter yönetim tarzını, sert adli ve polisiye yöntemlerle muhalefetin sindirilmesini tek seçenek haline geldi.
Toplumda karşılık bulma ihtimali olan-olmayan, haklı-haksız hiçbir demokratik kitle eylemine artık müsamaha gösterilemezdi, nitekim öyle oldu. En küçük eleştiriye, direnişe ve karşı duruşa dahi tahammülü olmayan iktidar “yargı sopasını” oldukça etkili kullanıyor. “Bedelini ödeyecekler” cümlesi içinde adı geçen herkes bir şekilde Silivri zindanlarını boyladı, boyluyor.
İKTİDARIN DAYANAKLARI ÇOK ZAYIF VE ÇOK KORKUYORLAR
Bu ülke üç kez askeri dikta rejimleri yaşadı ve ardından birçok sıkıntılı dönemler atlattı. Biz halk olarak dönem dönem antidemokratik rejimler altında baskılara ve hak ihlallerine alışığız, bunlara karşı şerbetliyiz bir bakıma. Bu günlere nasıl geldiğimizi, son yıllarda neyi neden yaşadığımızı doğru şekilde tahlil edebilenler, gelinen bu duruma çok şaşırmıyorlar aslında. En kötüsü, bu antidemokratik ve baskıcı uygulamaların sıradanlaşması ve kanıksanmasıdır.
Havalimanı işçilerine reva görülen bu sert tutum, (yukarıda tahlil etmeye çalıştığım) iktidarın ne kadar zayıf ve korku içinde olduğunun çok somut, çok anlaşılır bir örneğini sunuyor bize.
Sağlam bir ekonomik-sosyal temel ve halk desteği üzerine kurulu, gününden ve geleceğinden emin olan (demokrasiye saygılı olsun olmasın) bir iktidar olaylar karşısında daha özgüvenli ve sakin olur. Sıradan demokratik eylemlere pek ses çıkarmazlar, (biraz da “demokratlık görünümü” adına) olayları en fazla görmezden gelirler, işlerine bakarlar. Çünkü bilirler ki, bu mutsuz ve muhalif azınlık kendi söyler kendi dinler! Ayrıca iktidar güçlüdür ve gücünün dayanağı olan parametreler sağlamdır, geniş halk kesimleri liderlerini desteklemeye devam etmektedirler. Ancak iktidarımız artık o kadar özgüvenli ve güçlü hissetmiyor kendini ve her türlü itiraza bu denli şiddetle karşılık veriyor.
Bu sebeplerden dolayı bu işçiler tutuklanmak zorundaydılar, tutuklandılar!
SONUÇ: Otokratların en baskıcı oldukları dönemler, iktidarlarının dayanaklarının en zayıfladığı, en güçsüz oldukları zamanlardır. Havalimanı işçilerine yapılan uygulamalar ve tutuklamalar, iyice güçsüzleşmiş iktidarın çaresizliğinin somut bir örneğidir.

http://yurtgazetesi.com.tr ve http://toplumsal.com.tr haber sitesi yazarı “Evrim ve Bitmeyen Kapışma” ile “Eğitimde Çöküş – İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları” yazarı


Beğendim