Rüşvet “Verdim” Diyene Beraat “Almadım” Diyene Mahkûmiyet
(Bu yazı 28.08.2026’da toplumsal.com.tr haber sitesinde yayımlanmıştır)
Yedi belediye başkanının da aralarında bulunduğu, 5’i tutuklu 200 sanıklı Aziz İhsan Aktaş Davası’nda karar 24 Ağustos’ta açıklandı. Aziz İhsan Aktaş ve tüm sanıklar “örgüt” suçlamasından beraat etti. Çok sayıda suçlamadan beraat eden belediye başkanlarına “rüşvet” iddiasıyla ağır cezalar verildi. Belediye başkanları Rıza Akpolat (Beşiktaş): Oya Tekin (Seyhan), Zeydan Karalar (Adana BB), Utku Caner Çaykara (Avcılar), Kadir Aydar (Ceyhan), Ahmet Özer (Esenyurt) çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar.
Verdiği ifadelerle davanın temelini oluşturan ve hakkında 280 yıla kadar hapis cezası istendiği halde duruşmaya bile katılmayan Aziz İhsan Aktaş ise sadece 2 yıl 8 ay ceza aldı. Aktaş’ın cezasında hükmün açıklanması geriye bırakıldı.
Bu yazımda söz konusu kararı hukuk çerçevesine değerlendirmeye çalışacağım. En başta soruşturmanın örgütlü suç kapsamında yürütülmesine neden ihtiyaç duydular, bunu açmak istiyorum.
Önceden “Var” denilen Örgüt Neden “Yok” Oldu
Soruşturmanın başında örgütün adı (Şimdiki Adalet Bakanı tarafından) “Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü” olarak konuldu ve tüm yargısal süreç bu “örgüt” çerçevesinde yürütüldü. Ancak hüküm aşamasında örgüt birden yok oldu! Kararda örgüt suçlamasının düşmüş olması bazı çevrelerce umut verici görülse de durum hiç o kadar sevindirici değildi.
Mahkeme kararını örgütlü suçtan vermiş olsaydı örgüt liderine ve yöneticilere de çok ağır cezalar verilmesi gerecekti. Örgüt lideri Aziz İhsan Aktaş dahil tüm örgüt yöneticileri, örgütün işlemiş olduğu “rüşvet, irtikap” ve/veya “ihaleye fesat karıştırmak” gibi tüm suçlardan ayrı ayrı cezalar alacaklardı. Ortada örgüt kalmayınca tüm suçlar bireyselleşti. Belediye başkanlarına ağır cezalar verilirken A. İhsan Aktaş ve örgüt yöneticisi konumundaki diğer itirafçılar bu suçlamalardan yırttılar.
Aslında soruşturmanın ilk başında ortada “suç işlemek için kurulmuş bir örgüt” olmadığı bilindiği halde neden örgütlü suç soruşturması yürütüldü, bunun sebeplerini anlamak gerekiyor.
Suç Soruşturmasını “Örgüt” Kapsamına Sokmak; Bir Tür “Hile-i Şer’iyye”
Sıradan/münferit bir suç soruşturmasında savcılığın ve adli kolluğun (polisin) kullanabileceği yetkiler kısıtlıdır. Soruşturma “suç örgütü” veya “örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suç” kapsamına sokulduğunda, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) savcılığa çok daha geniş ve agresif delil toplama yetkileri veriyor. Örgütlü suçlarda yürütülen soruşturma usulleri savcıların ve kolluğun elini çok rahatlatıyor. Bunları açalım:
- * Ortam Dinlemesi ve Teknik Takip: Telefon dinleme (telekomünikasyonun denetlenmesi), ortam dinlemesi ve fiziki/teknik izleme tedbirleri örgütlü suçlarda daha kolay ve geniş kapsamlı uygulanıyor.
- * Arama, El Koyma ve Kayyum: Şirketlere el koyma, kayyum atama ve dijital materyallerin tümüne el koyma yetkileri örgütlü suçlarda kolaylaşıyor.
- * Gözaltı ve Tutuklama Süreleri: Gözaltı süreleri uzatılabiliyor ve tutuklama kararı verilmesi (katalog suç kapsamına girdiği için) hakimliklerce çok daha kolaylaşıyor.
- * Mali Geçmişi Sorgulama: Savcılık örgüt iddiasıyla yola çıktığında, yukarıda sayılan özel tedbirleri kullanarak şüphelilerin tüm geçmişini, mali hareketlerini, mesajlaşmalarını ve tüm hareketlerini çok kolay ortaya çıkarıyor.
- * Kamuoyu Desteği Oluşturma: Kamuoyunun operasyona iknası-desteği ve algı yönetimi faaliyetleri kolaylaşıyor, “neler yapmışlar neler!” dezenformasyonu hız kazanıyor.
- * İdareden İzin Prosedürü Kalkıyor: Belediye başkanları ve diğer kamu görevlilerinin görevleriyle ilgili suçlarda, haklarında soruşturma yürütülebilmesi için 4483 sayılı “Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun” gereği idareden (Valilikler ve/veya İçişleri Bakanlığından) izin alınmasını gerekiyor. Örgütlü suçlarda bu prosedür ortadan kalkıyor.
- * Etkin Pişmanlığa İkna Kolaylaşıyor: Suç örgütlü olursa, yasal düzenlemeye göre örgüt lideri tüm örgüt üyelerine verilen cezaların toplamı kadar ceza alıyor. Örgüt lideri etkin pişmanlık müessesinden yararlanırsa, bu büyük cezalardan kurtulma imkanına kavuşuyor. Yani, soruşturmanın örgüt çerçevesine sokulması, örgüt lideri sıfatıyla soruşturmaya dahil edilen sanıkların itirafçılığa iknalarını kolaylaşıyor.
Bu saydığım ve sayamadığım birçok sebepler dolayısıyla savcılar yasanın özüne aykırı olarak soruşturmayı örgüt suçları çerçevesinde yürütmeyi tercih ediyorlar. Kısacası “hile-i şer’iyye” (inanca ve hukuka uygun çare) yöntemine başvurmaktan kaçınmıyorlar. Çünkü hukukun suistimalini denetleyecek kurumlar böyle işlere bakmıyorlar!
“Rüşvet Verdim” Diyen Neden Ceza Almadı?
Rüşvet suçunda alan varsa bir de veren olmalı değil mi? Evet, Aziz İhsan Aktaş “verdim” diyor. Peki rüşvet verdiğini söyleyen Aktaş bu suçlardan nasıl ceza almadı? Bunun da yanıtı, Aktaş’ın etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandırılarak adeta bir “cezasızlık zırhına” büründürülmüş olmasıydı.
Aktaş’ın salıverildikten sonra adliye binasına protokol kapısından onlarca korumasıyla girmesi, ülkenin en saygın insanlarından birisi gibi muamele görmesi, tedbir konulan tüm mal varlığının iade edilmesi vb. işlemler boşuna değilmiş belli ki. Kendisine bu suçlardan ceza almayacağı garantisi verildiği için bu kadar rahat ve kendinden emin olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bu kararla ayrıca, diğer operasyonlardaki sanıklar etkinlik pişmanlık ifadesi vermeleri için cesaretlendirilmiş oldu.
A.İ.Aktaş hakkında onlarca ayrı “ihaleye fesat karıştırmak” suç isnadı vardı, bunların hepsinden beraat ettirildi. Sadece bir tanesinden ceza aldı, bu suçun cezası da ertelendi. Bu cezayı vermek zorunda kalmalarının sebebi ise, bu suçun “etkin pişmanlık müessesi” dışında kalan suçlardan olmasıydı. Diğer bir deyişle, “ihaleye fesat karıştırmak” suçunun sanığı etkin pişmanlık beyanı verse de ceza indirimi alamıyor. Yatmayacağı, ertelenmiş olan cezanın bu sebeple verilmek zorunda kalındığı anlaşılıyor.
Ağır Kararların Tek Dayanağı Etkin Pişmanlık Beyanları
Belediye başkanlarına verilen rüşvet suçu cezalarının tek dayanakları Aziz İhsan Aktaş’ın beyanlarıydı. Bu yargılamalarda hukukun temel ilkesi olan “suçsuzluk karinesi”, yani suçu isnat edenin kanıtlama yükümlüğü bir yana bırakıldı, sanıklar suçsuzluklarını ispat etmeye zorlandılar. Kısacası “ispat yükümlülüğü” tamamıyla tersine çevrildi, sanıklar masumiyetlerini kanıtlamak için çırpındılar ama sonuç maalesef değişmedi. Üstelik verilen cezalarda alt sınırdan hayli uzaklaşıldı, üst sınıra yakın (6-9 yıl arası) çok ağır cezalara hükmedildi.
Rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırmak gibi suçlar ve bu suçların hangi durumlarda işlenmiş olacağının kabulü ile ilgili kanun hükümleri ve Yargıtay içtihatları aslında çok açık. Güvenilir hukukçular, bu davanın hüküm kararlarında yasadan ve teamüllerden çok ciddi uzaklaşıldığını düşünüyorlar.
Yargıtay içtihatlarına göre etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen bir sanığın, kendi cezasını düşürmek veya serbest kalmak için başkaları aleyhine beyanda bulunmasında doğrudan hukuki menfaati vardır. Nitekim A.İ.Aktaş’ın durumu tam da böyle. Çünkü verdiği “etkin pişmanlık” beyanları sonucunda doğrudan hukuki menfaat olan “cezasızlık” sonucunu sağlamış oldu. Bu nedenle bu beyanların “şüpheli delil” statüsünde değerlendirilmesi gerekiyordu.
Türk ceza hukuku mevzuatına ve Yargıtay yerleşik içtihatlarına göre, sadece bir itirafçının ya da etkin pişmanlıktan yararlanan sanığın soyut beyanları tek başına mahkûmiyet hükmüne esas alınamıyor. Yargı pratiğinde ilk derece mahkemelerinin zaman zaman sadece bu tür ifadelerle ağır cezalar verdiği görülse de bu durum üst mahkemeler (Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemeleri) tarafından hukuka aykırılık ve “delil yetersizliği” gerekçesiyle bozma nedeni sayılıyor.
İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından oy birliğiyle alınan bu kısa kararlar için istinaf (itiraz) ve Yargıtay sürecinin yıllarca sürebileceği söyleniyor ve bu sürede sanıklar yatmaya devam edecekler gibi görünüyor.
Bu Kararlar İmamoğlu Davasına Emsal Olur mu?
Son olarak bu kararların İBB davası sonuçlarına emsal olup olmayacağı konusuna değineceğim. Aziz İhsan Aktaş davasından çıkan ağır mahkûmiyet kararları, İBB ve İmamoğlu davasından çıkacak kararlar konusunda da karamsarlığın artmasına sebep oldu.
Her iki davada da iddialar benzeşiyor, süreç etkin pişmanlık ve itirafçı beyanları üzerinden yürüyor. Ciddi ve somut deliller ortaya konamıyor, itirafçı beyanları ve iddialar sık sık değişiyor. Daha baştan belirlenmiş kararların açıklanması öncesindeki yargılama süreçlerinde “hukuk işliyor” görünümünün dahi tam verilmediği görülüyor.
Bu davaların siyasi iradenin kontrolünde yürütüldüğü ve çıkan kararların da zaten iktidarın beklentilerine uygun olacağı konusunda kamuoyunda yaygın kanaat bulunuyor. Dolayısıyla, benzer davaların birisinden bu ağır ve hukuksuz kararlar çıktığı göre diğer(ler)inde de sonucun farklı olmayacağı öngörüsü maalesef hayli yaygın.

http://yurtgazetesi.com.tr ve http://toplumsal.com.tr haber sitesi yazarı “Evrim ve Bitmeyen Kapışma” ile “Eğitimde Çöküş – İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları” yazarı


